“Siz ey iman edenler, Allah’ın sözünün önüne geçmeyin. Allah’ın sözünün önüne geçmemek için susan Elçi’nin sustuğu yerde siz de susun. Sesinizi Nebi’nin sesinin üzerine çıkarmayın. O susarken, siz konuşmayın.”

Hem hadis de var bu konuda: (…)

“Siz, ey iman etmekte olanlar, Allah’ın ve Elçisi’nin önüne geçmeyin…”

Hucûrat Suresi’nin ilk ayetinin ilk yarısının uyarısı böyle. Sadece “Allah’ın önüne geçmeyin!” diye de okuyabiliriz ayetin anlamını. Çünkü Allah’ın Elçisi önüne geçilmezlik niteliğini Allah’ın önüne geçmeyişine borçludur. Elçi, adı üzerinde, elçidir sadece. Elçi kendi sözünü elçilik ettiği kişinin sözünün önüne geçirmez. Elçi kendi sözünü, elçilik ettiği kişinin sözünün önüne koyarsa, elçiliğini geriye atar. Elçi kendi sözünü elçilik ettiği kişinin sözünün ne kadar gerisine çekerse, elçilik niteliği o ölçüde öne geçer.

Başka sesler de duyabiliriz bu ayetin nehrinin dip akıntısından: “Ey Elçi, Allah’ın önüne geçme!” Çünkü Allah adının yanında peygamberin Resul/ Elçi olarak zikredilmesi, Elçi’nin “Allah’ın önüne geçmeyen” konumunun adresini verir.

Meali söz ekseninde açalım: Ey iman edenler, Allah’ın Elçi’sinin öncelediği sözün önüne geçmeyin! Siz, ey iman edenler, Allah’ın (sözünün) önüne geçmeyen Elçi’nin de önüne geçmeyin. Allah’ın sözünün önüne geçmeme konusunda Elçi’yi önceleyin. Allah’ın sözünü önceleme konusunda, Elçi’yi öncünüz bilin.

Hucûrat Sûresi’nin ilk ayeti daha sonra ses ve sözü Allah merkezli ayarlamaya çağırır: “…ve’ttekullah.”Meal: “Allah’ı ciddiye alın, başkalarını değil!” Bu meali ses ve söz ekseninde genişletelim: Anlamanın ve anlatmanın merkezine Allah’ı(n sözünü) koyun. Allah’ın işitmesine göre seslenin! Allah’ın bilmesine göre söz söyleyin. Niye? “Çünkü Allah’tır işiten, Allah’tır bilen.”

Şimdi, ayetin son hükmünü başına taşıyarak, ayet cümlesini “dairesel” okumayı deneyelim: Siz, ey (Allah işitir ve bilir diye) iman edenler, bir başkasının sesini Allah’ın seslenişinin önüne geçirmeyin, bir başkasının bilmesini Allah’ın bilmesinden öncelikli bilmeyin. Sesin ve sözün merkezine Allah’ı koyun. Seslenişlerinizi ve bildirimlerinizi Allah’ın işitmesine ve bilmesine göre belirleyin. Bu konuda Allah’ın Elçisi önünüzde yürümektedir. Siz -Allah’ın işitir ve bilir olduğuna imanınızın sağlaması olarak- Allah’ın Elçisi’nin ardında kalın. Elçisi, Allah’ın önüne geçmez. Siz de Elçi’nin önüne geçmeyin. Elçi’nin Allah’ın önüne geçmeyişinizi önceliğiniz yapın!

Hucûrat Suresi’nin takip eden ayetleri, ilk ayette konulan ilkeyi haber getiren nebinin şahsında somutlaştırır. Yine “ey iman edenler…” diye başlayan hitaplarıyla, bir “sound-check” yaptırır, ses ve söz denetimine çağırır.

Ayetin “İşiten ve Bilen Allah” eksenli okuyuşundan anlıyoruz ki Elçi’nin sesi Allah’ın işitmesine göre çıkar; Elçi, sözünü Allah’ın bilmesine göre söyler. Allah işitmiyormuş gibi seslenmeler ve Allah bilmiyormuş gibi söylemeler, Allah’ın önüne geçmek olur, Allah’ı ciddiye almamaya denk gelir. Takvayı ihlal eder. O halde, iman edenlere düşen, Allah’ın işitmesini Elçi’nin öncelediği kadar öncelemeleri, Allah’ın bilmesini Elçi’nin önemsediği kadar önemsemeleri. Yoksa sesin ayarı yalana kaçar. Yoksa söz gıybet pazarında yağmalanır, ucuzlar.

“İman etme çabası içinde olanlar”ın önüne konulan bu sorumluluk, elbette ki Allah’ın Elçisi’nde hiç tahmin edilmez ağırlıkta yaşanır. Vahyin kâh meydan okuyan şiddeti kâh ümit veren şefkati de -pek tabii ki- vahye elçilik edeni duygusal iniş çıkışlara sokar. Vahyin sürekli aktığı, her defasında tarihin akışını geri dönülmez biçimde kırdığı süreçte, Elçi, şefkatinden kaynaklanan iyi niyetli yorumları da toplumun yerleşik alışkanlıkları ile çatışmayı savuşturacak endişeli yumuşatmaları da geri çekmelidir. Kanaatlerini Allah’ın sözünün önüne geçirmemelidir. Çünkü gelen her yeni ayet muhatap toplumda derin dalgalanmalara yol açar. Dalgalanmaların ortasında, deniz feneri gibi dik, diri, duru ve doğru durmalıdır Elçi. Direnmek hiç de kolay değildir bu fırtınaya.

Var gücümüzle empati kurup duymaya çalışmalıyız şimdi Elçi’nin kalp çarpıntılarını. Hissetmeliyiz kesik nefeslerini. Anlamalıyız kimselere açamadığı sancılarını. Aşırı terlemelerini görmeliyiz. İçinde közlediği korkuları koklamalıyız. Vahyin el değmeden, dil değmeden, başka görüşle bulanmadan insanlığa inişi için verdiği emeği tartmaya çalışmalıyız. Çelişkili bir süreçtir bu. Savurur insanı. İnen her ayetin sancısını çeken ilk O’dur. Gelen her cevabın tereddütlerini nabzında ağırlayan da O. Hem şeffaflığını koruyacak hem kavrayışını en yüksek düzeyde tutacaktır. Hem sonuna kadar duygudaş olacak inen Söz’e hem kayıtsız, tarafsız, hesapsız duracaktır. Rüzgâr önünde yaprak gibi titretir bu Elçi’yi.

Meselâ Allah’ın Elçisi, elbette ki sarhoşluğun çirkinliğini başından beri bilir. Şarap sarhoşluğu ile namaz şuurunun bir arada durmadığını görür. Oysa yaklaşık on yıl tutan, üstelik Kur’ân’ın üçte ikisine yakınının indirildiği Mekke döneminde, Allah, sözü hiç şaraba ve sarhoşluğa getirmez. Hicretten sonra ve kademe kademe gündeme gelir içkinin haramlığı. On yıl boyunca, Allah’ın Elçisi’nin bu konuda araya girdiğine dair bir kayıt yok. Olamaz da.

Meselâ, Allah’ın Elçisi, Mücâdile Suresi’nin ilk ayetlerinin iniş sebebi olan “zıhar olayı”nda, başından beri işin yanlış olduğunu vicdanen biliyor olmalı. Sahabe hanım Havle’ye yine sahabe eşi Evs b. Samit’in, kokuşmuş Arap geleneğine uyarak “Sen bana anamın sırtı gibisin!” diye ‘zıhar yemini’ yapması, apaçık haksızlıktır. Bu hükme göre Sehle ne boşanıp bir başkasıyla evlenebilir ne eşine hanımlık edip çocuklarına bakabilirdi. Kadının kadınlığını iptal eden, anneliğini geçersiz kılan bu geleneksel uygulamanın yanlışlığını Allah Rasûlü’nün görmemesi imkânsızdır. Fakat gel gör ki Havle’nin gece gündüz, gözyaşları içinde yalvarmalarına rağmen -çok açık ki- kendisinin de yüreği kanarken “Bu konuda bir şey inmedi” deyip susar. Bir hece bile Söz’ün önüne geçmez. Sehle ile beraber Elçi de üzülür, yanar, belki de gözyaşı döker. Fakat Allah’ın merhametinden öte merhamet öne sürmez. Çaresiz bir annenin “Bir daha düşün, kurbanın olayım ey Allah’ın Elçisi!” yalvarışı karşısında, bir daha düşünmemeyi tercih eder. Ayet inene kadar, ayetin inip inmeyeceğini de bilmezken, düşüncesini dilinin altından çıkarmaz. Ama Havle’den daha çok sevinir inen habere. Âlemlere rahmet Peygamber’in görünüşteki bu katı duruşunun kabuğu insanlığın başına taç olacak söz cevherini doğurur sonunda: “İşitir kadının sesini Allah…”

Niye mi hatırlattım bunları? Ayetlerle hadisleri çarpıştırdığımız hoyrat bir çağa geldik de ondan. Ayet, Allah’ın Sözü. Hadis, Allah’ın Elçisi’nin sözü. İkisi de Allah’ın Elçisi’nin dudağından çıkıyor. Ayeti de hadisi de o mübarek dudaklardan duyuyoruz. Ayet mi önce, hadis mi? Bırakalım, hangisinin öncelikli olduğunu o dudakların duruşu belirlesin. Allah’ın sözünün Elçi’nin kendi sözünden önce geldiğine dair bir Elçi sözü mü arıyoruz? Bir hadis var mı bu konuda? Hadisten anladığımız sadece söz ise belki bulamayacağız. Bulsak bile “sahih” olup olmadığı üzerinde yeniden gürültüler koparacağız.

Şimdi, Allah’ın Söz’ünün sahihliği adına Allah’ın Elçisi’nin ne yaptığını bir kez daha hatırlayalım. Allah’ın Elçisi, içki konusunda on yıl boyunca ısrarla sessiz kalmasaydı, gelen içki ayetlerine elçiliği şüpheye düşmez miydi? Toplumun kolayca kabul edemeyeceği dereceli inişinden belli olan ayetlerin netliğine gölge düşürmez miydi? Allah’ı -hâşâ- kendi hevesine göre konuşturduğu suçlamasına zemin hazırlamış olmaz mıydı? Ya da Sehle’ye kendi kanaatini söyleyiverseydi, Mücâdile Sûresi’nin birinci ayetinin gelişindeki zafer sevinci bu kadar açık olur muydu? Elçi’nin kanaatleriyle paralel gelmiş olacak bir mesajın kokuşmuş geleneği yırtan keskinliği törpülenmiş olmaz mıydı?

Bir gün bir hadis seçkisi yaparsam, sayfaların arasına boş sayfalar koymayı da düşünüyorum. O beklenmedik beyaz zemine baka baka Hazreti Peygamber’in sessizliğine can kulağı olalım. Susuşunu da okuyabilelim. Şaka değil; bunu biri cidden yapmalı. Elçi’nin vahyin kesildiğini sandığı fetret dönemindeki yakıcı sancılarını söze dökmek için. “Terk etmedi Rabbin seni, darılmadı da…”hitabının eşiğine suskunca baş koyan Elçi’nin ıstıraplarını hissetmek için. Yesrib’de Kâbe’ye yönelişi özleyen muhacir Peygamber’in sessiz çığlıklarını duymak için. Allah işitir diye susmanın da Allah’ı ciddiye almak olduğunu hesaba katmak için. Allah bilir diye sessiz kalmanın da Allah’ı zikretmek olduğuna aklımızı yatırmak için.

Bir daha dönelim Mekke’ye. On yıllık susuş… İçkiyi ve sarhoşluğu sevmediği halde susuş. Her bir anın kâinatın simasının gözbebeği insanın şuur kaybına tahammül edemeyecek kadar değerli olduğunu göre göre ses etmeyiş. Allah’ın sözünü önceleyen sabırlı bekleyiş…

Gelelim Medine’nin acılı akşamlarına. Karşısında sızlanarak konuşan bir kadın. Fısıltıları semâyı delen, gözyaşları rahmeti taşıran, hıçkırıkları göklü Söz’ü dalgalandıran bir anne… Merhametin söz kesildiği yerde, “bu konuda bir şey inmedi!” suskusunda kalbinin duyuşlarını frenleyen Elçi… Günlerce yakıp kavuran, nefesleri çaresizliğin alevlerinde kurutan bir sancılı sessizlik. Serzenişleri göğüsleyen acılı bekleyiş…

Şimdi, Allah’ın Söz’ünün sahihliği adına Allah’ın Elçisi’nin ne yaptığını bir kez daha hatırlayalım. Allah’ın Elçisi, içki konusunda on yıl boyunca ısrarla sessiz kalmasaydı, gelen içki ayetlerine elçiliği şüpheye düşmez miydi? Toplumun kolayca kabul edemeyeceği dereceli inişinden belli olan ayetlerin netliğine gölge düşürmez miydi? Allah’ı -hâşâ- kendi hevesine göre konuşturduğu suçlamasına zemin hazırlamış olmaz mıydı? Ya da Sehle’ye kendi kanaatini söyleyiverseydi, Mücâdile Sûresi’nin birinci ayetinin gelişindeki zafer sevinci bu kadar açık olur muydu? Elçi’nin kanaatleriyle paralel gelmiş olacak bir mesajın kokuşmuş geleneği yırtan keskinliği törpülenmiş olmaz mıydı?

İşte o suskunlar sayesinde “sahih” oldu Allah’ın sözü. O yakıcı sessizliklerin dal uçlarında meyvelendi Allah’ın Elçisi’nin öncelediği söz. Böyle böyle bulanıklıktan korundu göklü Söz yağmuru. Şüphe erişmedi vahyin eteğine. Tertemiz konuluverdi Kur’ân avuçlarımıza. Süt beyaz bir sayfa oldu Allah’ın Elçisi’nin susuşu yüreğimizi yerinden oynatan kelimelere. Bedeli sessizlikle ödenerek. Sözsüz sancılara razı olunarak. Gece gündüz bıçak sırtında şikâyetsiz bekleyerek.

Şimdi biz niye “Kur’ân Müslümanlığı” deyince “Peygamber Müslümanlığı”nın ihmal edildiğini düşünür olduk? Niye “vahyi merkeze koyma”yı seslendirenlerde “hadisleri inkâr” niyeti okur olduk? Nasıl oldu da “Peygamber’in sünneti” diye başlık atanları, “peki ya Kur’ân?” şüphesiyle sorgular olduk?

Belli ki, Elçi’nin o sessizliğini okuyamamaktan. Birkaç dakika da olsa, o 10 yıllık suskunluğa gürültülere alışmış kulağımızı yatıramamaktan. Bir annenin geceler boyu sızlanışı karşısında bile kendi merhametini Allah’ın merhametinin gerisinde tutmanın sancısını duyumsamamaktan.

Allah’ın Elçisi’nin en çok ve önce söylediği Kur’ân. Kur’ân’ın en çok duyulduğu kaynak, Allah’ın Elçisi. “Elçi’nin ahlakı Kur’ân’dı.” Başka bir şey değil ki!

Allah’ın Söz’ü ile Elçi’nin Sözü’nü karşı kefelere koyanlar, Elçi’nin susuşunu koyacak bir yer bilirler mi acaba?  En “sahih” hadisin susmak olduğunu fark edebilirler mi? Bu sahih hadisin ayetlerin sahihliği adına söylendiğini anlarlar mı acaba?

“Siz ey iman edenler, Allah’ın sözünün önüne geçmeyin. Allah’ın sözünün önüne geçmemek için susan Elçi’nin sustuğu yerde siz de susun. Sesinizi Nebi’nin sesinin üzerine çıkarmayın. O susarken, siz konuşmayın.”

Hem hadis de var bu konuda: (…)